Benliğin Kurgusal Çıkmazında Gerçeklik Sürüncemesi

Dünyanın zalimliği insanı yalnızlığa ittiğinde, kitaplar en güzel sığınak halini alır. Yirmili yaşların fırtınalı dönemlerinde bir kaçış olarak gördüm kitapları ve karakterler ne kadar derinse ben de o kadar tuttum nefesimi. Bir süre sonra bu kaçış bir tercihe dönüştü. Çeşitli evrelerde farklı şehirlerde edindiğim dış dünya izlenimleri bu tercihin artık alışkanlık halini almasını sağladı. Bu kaçınılmaz geçiş kurgu karakterlerin gerçek insanların yerini alabilmesi ihtimalinin bir süre zihnimde yeşermesine zemin hazırlasa da, böyle bir kaymanın gerçeklikle uyuşmayacağının da en bariz örneği oldu. Nihayetinde iki dünyanın birleşmesinden ortaya çıkan benlik, hangisini tercih ederse ötekinden vazgeçmesi gerektiği korkusunu yaşayan bir varlık halini aldı.

Çok okuyan bir insan değilimdir. İyi bir okur olduğumu iddia etmeyi ise aklımın ucundan bile geçirmem. Fakat nefes alan bir kitabı nerede görse tanıyacak bir okur haline geldiğimi artık rahatlıkla söyleyebilirim. Bu dönüşüm, canlı bir organizmayı andıran kitabın anlattıklarını defalarca zihnimde yaşamama sebep olur. Eserde adı geçen karakterle birlikte aynı otel odasında oturur, kültablasına bastırdığı sigaradan süzülen dumanı izler, oradan bir başka yazarın bir parkta izlediği bir köpeğin hareketlerine odaklanır, ziyareti kısa tutar, geçmişte yaşanmış bir kuşatmayı kağıt üzerinde değiştirmeye çalışırken kalem gibi bir kadına aşık olan adamın günbatımında yatak odasına vuran ışığı izlemesini deneyimlemek üzere bir başka kitaba geçer, ve nihayetinde günlük yaşamımı sürdüreceğim okuluma veya evime varır, yapmam gereken iş neyse onu yaparım. Zihnim daimi uyanık, hep romanların tarlasında mahsül toplamakla meşguldür.

Bu ikili hayatı sekteye uğratan üçüncü boyut, aslında bu yazıda anlatmak istediğim sürüncemenin esasını oluşturmaktadır. Nasıl ki gerçek yaşamda insan geçmişinde takılıp kaldığı ve bir türlü kopamadığı anıların esiri olarak şimdiye tutunmakta zorluk çekerse, aynı şey bir okur için kitap dünyasında da geçerlidir. Bir romanın insan zihninde bıraktığı iz bazen o kadar derine iner ki, sızdığı çatlakları onarmaya çalışırken bile zihnimize süzülen hoş kokularıyla aynı eseri tekrar ziyaret eder, sürekli canlı tutulan bir hastalık gibi o eserin yaşantısını da taze tutarız. Bu zararsız gibi görünen anı yankısı, eğer tutulduğumuz eserler karakterlerine istediğimiz hazzı veya sonu yaşatmadan sürüncemede bırakarak sayfalarını tüketmişse, bu roman yaşantısı alışkanlığına sahip olan okurun en büyük sorunu haline gelebilir. Bu sorun, bir sonraki kitaba odaklanmamızı engellediği gibi, kendi başına güzel bir eser sayılabilecek yeni kitabın, sürüncemede kalan eski kitapla kıyaslanmasına sebep olur ve bu doyumsuzluk hissi, insanı okumaya ara vermeye ve eski eserlerde takılıp kalmaya doğru iter. Kitapçıya attığımız her adımda neden artık iyi eserlerin çıkmadığını sorgulamaya başlar, zihnimizde nitelikli izler bırakabilecek kitapları önyargıyla bir kenara iter hale geliriz.

Bu, şimdilik aklıma bir çözüm yolunun gelmediği en büyük sorunlardan birisi olarak karşıma çıktığındandır kaleme almak istediğim bir yazıydı. Fikirlere açık olduğum için, eğer bu döngüden kurtulmamı sağlayacak bir öneriniz varsa, yorum kısmına fikrinizi yazmanız benim için yeterlidir. Ben de bu vesileyle beni dış dünya-roman dünyası-saplantıroman dünyası üçgeninde kısır döngüye iten kitapları sıralamış olurum. Bu kitaplar, içinde yaşamayı sürdürdüğüm için başka kitaplara mesafeli yaklaşmama sebep olan eserlerden bazılarıdır:

  1. Soytarı Şalimar / Salman Rüşdi
  2. Niteliksiz Adam / Robert Edler von Musil
  3. Kayıp Zamanın İzinde / Marcel Proust
  4. Fay Hatları / Nancy Huston
  5. Hayat, Sil Baştan / Kate Atkinson
  6. Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş / José Saramago
  7. Kum Kitabı / Borges
  8. Terra Nostra / Carlos Fuentes
  9. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu / İtalo Calvino
  10. Tonio Kröger / Thomas Mann

Her birinin dünyasında hala yaşıyor olmak hem bir lütuf, hem de gerçek dünyayı boğucu hale getiren bir hayalin yansımasının verdiği erişilemezlik duygusunun vücut bulmuş hali olarak görülebilir. Tüm bu boğuculuğa karşın gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, kitap dünyası benim gözümde gerçeklikten her zaman bir adım önde olacaktır.

SivriDilsiz.

Reklamlar

Yüzleşme

Bir zamanlar unutulmuş şeyleri yazardın, gezginler tarafından bulunmak istenen ya da unutulma korkusuyla toprağını terk eden şehirleri; rüzgarın dalları arasından kovalamaca oynar gibi estiği sarmaşıkların altında gizlice ağlayan kız çocuklarını, kimi zaman da kendini öldürmeyi beceremeyen insanların silikleşmesini. Çocukluğundan ya da hastalıklarından esinlenip yaratmaya çalıştığın psikolojik öykü balonları biçimsiz kelimelere çarpıp şekilsizleşseler bile onları türlü kelime oyunlarıyla hizaya sokardın. Ortaya çıkan eseri defalarca okur, sınırlı sayıda arkadaşına gönderirdin, onlar da çok üzülmeyesin diye yazdıklarının hep güneş alan tarafından söz ederdi.

İçin oyulduğunda, ihanete uğradığında, ya da müthiş ve kusursuz bir an yakaladığını sandığında yazdığın öykülerini düşünerek uykuya dalar ve sabaha güzel düşlerle hazırlık yapardın. Sonrasında üzerinden şöyle bir geçtiğinde, yazdığın şeyin yaydığı kokudan tiksinir, ilk anda devrim niteliği taşıdığını düşündüğün cümleleri birer birer silerdin. Biçimini kaybeden yazıları siler silmez, sanki o satırları hiç yazmamış gibi davranır, yeni bir sigara yakar gibi içinde sürünen bir başka duyguyu tüketmeye başlardın.

Artık bunların hiçbiri kalmadı. İçindeki üretme arzusu sönmeye başladı. Göz göre göre yok oluyorsun. Sadece kayboluşa dair çığlık posası öyküleri yazmak istemendeki sebep de bu. Tükendin. Çoğaldığını sandığın şu zamanlarda içindeki son kıvılcımı da öldürmek üzeresin.

Toprağını terk eden harabe bir şehirden farkın kalmadı artık.

Bu yüzden, bırak gerisini çürüme halletsin.

 

SivriDilsiz.

Leke

İnsanların doğum lekeleri, bir önceki yaşamlarında nasıl öldürüldükleriyle ilintilidir derler.

Ruhumuzdaki lekeleri açıklayacak herhangi bir mistik yaklaşım üretilmedi, teolojiden başka.

Bütün dünyayı dolaşıp, insanların bedenlerindeki doğum lekelerine göre ruhlarını bir önceki yaşamda neyin kirlettiğini keşfetmek isterdim.

Belki de kendi ruhumdaki lekelere ancak bu şekilde dokunabilirim; insan görmeyi reddettiğimiz bir aynadır zira, ki yansıttığı sadece aslolandır.

SivriDilsiz.

Rüyanın Belkemiği

Özlediğim bazı rüyalarım var; diğer rüyalardan nitelik bakımından ayrılan düşler. Bir başka deyişle, kaldığım yerinden devam ettiğim değil, sanki bir başka günü ve o güne ait gerçekliği yaşadığım soyut âlemler. Onlarla baş başa kaldığım geceleri özlüyorum. Renklerini ve melodisini tenimde hissedebildiğim o yumuşak dokusu içinde, sanki geçmişte ziyaret etmiş olduğum bir şehre geri dönmüş gibi, tanıdık ve sarmalayan, fakat bana bir o kadar da yabancı bir dokunun can bulduğu, başka bir gerçekliğin nefes alıp verdiği rüyalardan bahsediyorum. Bu rüyaları sıradan düşlerden ayıran yön, ayracını arasına koyduğum birkaç sayfalık bir hikayeye değil, ben orada olmadan da yaşayabilen, kendine has bir gerçekliğe sahip, bir karakteri ve zaman çizgisi olan, fikrimden, düşlemimden, yaratıcılığımdan tamamen özgür bir iradenin hükmettiği bir dünyaya benzediği hissidir.

conscious_universe189_01

Hikayesine bilerek değil, ne olacağını kestiremeden müdahil olmak istediğim bu rüyanın, içinde yaşadığım gerçeklikten ne farkı olabilir ki? Belki de bedenimi kullanmıyor olmanın verdiği özgürlük ve sadece zihnimle yaşayabiliyor olduğum gerçeği bu rüyaları bu denli etkili kılan yöndür: Dudaklarını kıpırdatmadan konuşabilmek, kulak kesilmeden duyabilmek, gözlerin kapalı bütün dünyayı izleyebilmek ve hiçbir varlığa dokunmadan tüm bedenleri, nesneleri ve duyguları hissedebilmek.

Sanırım bedenen yorgun düştüğüm için bu tür rüyaları arzuluyorum. Bir gün rüyalarımı özleyeceğim kimin aklına gelirdi?

 

SivriDilsiz.

Okumanın Mahremiyeti

Uzun süre kişisel sitelerinde, gazete eklerinde ya da dergi, fanzin gibi oluşumlarda kitap yorum ve analizi yapan insanlara hayranlıkla ve biraz da kıskanarak baktım. Kitapları yorumlarken kullandıkları kelimeler, anlatış biçimleri, yansıttıkları heyecan ya da hayal kırıklıkları, beni her zaman ‘Ben neden kitapları bu denli rahat anlatamıyorum?’ sorusunu sormaya itmiştir. Ne de olsa edebiyat kökenli bir bölüm bitirdim ve kitaplara aşinalığım sırtlarını okşayıp adı da güzelmiş demekten ya da kalınlıklarına göre değerlendirmekten biraz daha derindir. O zaman, beni okuduğum kitapları anlatabilmekten alıkoyan nedir?

tumblr_m7isgkEL3A1rnvzfwo1_1280Bir romanda, başından geçen bütün olayları gerek hüznü gerek sevinciyle birlikte yaşadığın, attığı her adımda onunla birlikte yorulduğun, bunalıma girdiğinde yanı başında oturup elini tutar gibi okuduğun bir karakterin bütün sırlarını dökmek değil midir, kitapların özetini ya da sendeki yansımalarını kaleme almak? Bu sanırım, gerçek hayatta sana sırrını açan bir insanla paylaştığın o özel alanı kimselere açmamanı salık veren tedirgin edici sosyal tutumla alakalı. “Karakterin başından bir dizi talihsiz olaylar geçer” ya da “Ve karakter kendini modern insanın yalnızlığı çıkmazında bulur” cümlelerinden bir adım daha ilerisinden bahsediyorum. Çünkü bu cümlelerin bir adım ötesinde, karakterle okurun, yani benim paylaştığımız bir alan var; iki kardeşin, iki sevgilinin, iki dert ortağının ya da iki ezeli düşmanın varlığıyla maddeleşen, biri olmadan diğerinin olamayacağı ya da olsa bile görünmez titreşimlerinin ahenginde bozulmanın olacağı saydam bir küre, bir yatak odası, bir peron, bir okul sırası gibi müstesna bir alan. Bu alanın ifşası gerçek hayatta bile bu kadar zorken, ve bu alan dokunulmazlığını o iki insanın arasındaki zamanın açılmasıyla bile yitirebilirken, romanlarda da aynı tekinsizlik geçerli değil midir? Her okur, karakterle sadece kendilerine has bir ev kurgulamaz mı? Aynı romanı okumuş bir başka insanla konuşurken bile, aynı evde yaşayıp aynı eşyaya farklı gözle bakan ve o eşyayla oluşturdukları özel, ayrıksı ilişkileriyle diğerinden sıyrılabilen kişiler haline gelmezler mi? O zaman, kişi romanı değil, aralarındaki özel ilişkiyi kaleme almaz mı?

Im-glad-I-can-talk-to-you-about-fiction-characters-as-if-they-were-real-and-have-still-think-Im-saneBu belki de romanın görünürlüğünün kişinin düşün dünyasına girmesiyle birlikte mahrem bir hal almasından ibarettir; masumiyetini yitirmeyen, ama paylaştığı ortak alanla birlikte bir aidiyetin esiri olan roman ve okurun bir odaya kapanıp fısıldaşması kadar mahrem.

Bir gün bu çıkmazdan kurtulup, okuduğum ve paylaşmaya değer gördüğüm kitapların sırlarını bu sayfalara taşıyacak cesareti kendimde bulabilirim. Nihayetinde bu satırlar da gerçeğin mahremiyetinin bozulması değil midir?

 

SivriDilsiz.

Beklenti

İlk gençlik yıllarıma geri dönüp, büyük bir heves ve hayranlıkla okuduğum eserleri aynı heyecanı yaşayarak okumak isterdim; Tehlikeli Oyunlar, Azil, Niteliksiz Adam, Geceyarısı Çocukları, Sevgili Arsız Ölüm, Körlük, Siddhartha ve Satranç kalitesindeki eserleri. Bunu büyük bir açlıkla söylüyorum, çünkü derin ve değerli eserlerle çok fazla karşılaşamaz oldum. Belki de insanın okuma serüveni hep bu çizgide ilerliyordur. Büyük ve köklü kitaplar bittikten sonra insanın eline bir avuç deneysel eser kalıyor. Bu eserlerden belki birkaç tanesi bundan elli yıl sonra okunmaya değer kitap olarak edebiyat dünyasında yerini alacak. Diğerleriyse çok az hatırlayan insanın aklında ve yazan kişinin gönlünde başarısız ama yine de sevilen evlat gibi yer edinecek. Peki, ben neden bu eserlerle vakit kaybetmeliyim? Bir okur olarak, o eser(ler)in geleceğe miras kalabilme ihtimalini artırmak için mi? Ölümsüz olmadığım için, harcayacak boş zamanım olduğunu zannetmiyorum.

book-168824_960_720

Asıl mesele bu da değil. Sanırım kitaplar artık eskisi kadar kuvvetli tesir edemiyor. Ufkum sonsuz genişliğe erişti demiyorum; daha çok, anlatılan konulara eskiye nazaran daha bir aşinayım. Neredeyse her çeşit karakteri hem romanlarda, hem de gerçek hayatta deneyimledim. İnsanoğlunun bundan sonra ister kurgu olsun ister gerçek hayatta, beni derinden sarsabilecek bir kişilikle karşıma çıkabileceğini sanmıyorum. Tabii ki ruhsal hastalıkların esiri olmuş (ya da onlar sayesinde özgürleşmiş) kişileri bu genellemeden uzak tutmak durumundayım.

Esas mesele şu ki, artık eserler beni şaşırtmıyor. Bir okur olarak, umarım 2016 yılında bu sözlerimden mahcubiyet duyarım. Tek emelim, dış dünyanın bütün gerçekliğinden kaçıp sığındığım bu yegane kurgunun, geçmişte içimde doğurduğu heyecanı yeniden alevlendirebilmesi.

Umarım bu isteğim yerine gelir.

 

SivriDilsiz.

Solak ve Kedi

Okusan da bütün dünyayı, anlayamayacağın şeyler olacak

yanından geçip gidecekler; senden bağımsız, müdahale edemeyeceğin bir mesafede.

Kudretinin sonuna erişsen de bir kediyi ölümden kurtaramayacağın anlarda, mesela,

Tanrı’yı hatırlayıp nefret edeceğin saniyelerde olduğu gibi;

güçsüzlüğünü yüzüne vurup kaderi önüne doğradığından değil

masumiyeti yok etmeyi seçtiği için.

LoveBirds

Gördüğünü düşünsen de hayatın bin bir türlü halini,

metroda evine varmayı arzularken ve önünde sara krizi geçiren adamın dişlerinden çaresizlik dökülürken

izlemenin mi yoksa yardım etmenin mi kaderin olduğunu anlayamadan

sen düşünürken düşünmeden müdahale edenlerin koşullu, sıradan hareketlerini gördüğünde

seni ezen şeyin içinde biriken çaresizlik değil, sana müdahaleden kaçınmanı öğütleyen fikrin beyninde filizlenmesi

ve seni dondurması olduğunu idrak ettiğinde, mesela

ruhunu akşam on sularında havaya karıştırıp evine yarı ölü gitmen gibi;

bunu da kavrayamayacaksın ve üşüyeceksin,

yalnız kalacağını anladığından değil,

hayatın seni yalnız kalamayacağın kadar boğacağını gördüğün

ve mecburi kalabalığında seni nemli çimenlerde yalnız hissettirecek insanı

ömrünün sonuna kadar pişman olacağın bir yol ayrımıyla

asla giremeyeceğin bir dünyaya attığın için.

 

Sevdiğini zannetsen de hissedemeyeceğin şeyler olacak.

ılık bir yağmur sırasında, kırık dökük şemsiyenin altında

belini saran adamın biçimli eli gibi

soğuk olduğundan ya da hissizleştiğinden değil

adam solak olmadığı için.

 

SivriDilsiz.